09.12.2025
9 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi"ni kabul etti. Bu belge, 20. yüzyılın ilk yarısının en acımasız olaylarının, özellikle de Birinci Dünya Savaşı yıllarında gerçekleştirilen Ermeni Soykırımı'nın ve İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Holokost dehşetinin sonucunda insanlık vicdanında yaratılan derin sarsıntılardan doğmuştur.
Soykırım Sözleşmesi'nin kabulü, soykırımın önlenmesi ve kınanması için hukuki bir temel oluşturan, insanlığın kendi geçmişine ve geleceğine karşı sorumluluğunu artıran, insanlık tarihinde müstesna bir olaydı.
Sözleşmenin ideolojik ve hukuki kökenlerinin merkezinde, tüm hayatını soykırım suçunun tanınması, önlenmesi ve cezalandırılması fikrini uluslararası hukuk düzeyinde tesis etmeye adayan hukukçu Raphael Lemkin'in şahsı yer almaktadır.
Lemkin'in kişisel deneyiminin yanı sıra ayrıntılı olarak incelediği tarihi vakalar, özellikle de Ermeni Soykırımı, soykırım fikrinin şekillenmesinde ve uluslararası alanda tanınmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Fırat Nehri'ne atılan veya Der Zor yolunda katledilen Ermeni erkek, kadın ve çocukların çektiği acıların, Birleşmiş Milletler tarafından Soykırım Sözleşmesi'nin kabul edilmesine giden yolu hazırladığını özellikle vurgulaması dikkate değerdir.
Ermeni Soykırımı, Lemkin için devlet düzeyinde planlanan ve uygulanan eylemler sonucunda ulusal, etnik veya dini bir grubun tamamen yok edildiği klasik bir örnek teşkil etmiştir. Lemkin, bu suçu bilimsel ve hukuki düzeyde tanımlamaya cesaret eden, ona "soykırım" (Genocide) adını veren ve bu suçun özelliklerini, amacını ve sonuçlarını açıkça vurgulayan ilk kişilerden biriydi.
Temelinde Lemkin'in fikrinin yattığı 9 Aralık 1948 tarihli Sözleşme, yalnızca soykırım kavramını uluslararası düzeyde tanımlamakla kalmayıp, aynı zamanda önlenmesi ve cezalandırılmasına yönelik uluslararası yükümlülüğü de belirleyen ilk uluslararası hukuki belge oldu. Sözleşme ilk kez, soykırımın sadece bir devletin iç meselesi olmadığını, aynı zamanda önlenmesi ve cezalandırılması insanlığın ortak sorunu olan uluslararası bir suç olduğunu kayıt altına aldı.
Bu, insanlığa karşı işlenen en ağır suçlara sessizlik veya kayıtsızlıkla yaklaşılamayacağı ve geçmişin trajedilerinin gelecek için bir uyarı olması gerektiği yönünde atılmış büyük bir adımdı. Ancak Sözleşmenin kabulü, soykırımın önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin tüm sorunları kendiliğinden çözmedi. Dünya bugüne kadar yeni soykırım suçları, etnik temizlikler, toplu katliamlar ve şiddet olaylarıyla yüzleşmeye devam etmektedir.
Bununla birlikte, Sözleşmenin soykırımın önlenmesindeki rolü paha biçilmezdir; çünkü devletlerin yalnızca bu tür suçları işlememekle kalmayıp, aynı zamanda bunları önlemek ve sorumluları cezalandırmakla yükümlü olduğu uluslararası bir hukuk sistemi yaratmıştır.
Sözleşmenin kabulü aynı zamanda uluslararası düzeyde bir uygarlık olgunluğu göstergesi oldu; insanlığın korkunç sınavlardan geçerek tarihinden dersler çıkarabileceğini ve insan haklarının korunması, onur ve yaşam hakkının üstünlüğü gibi evrensel değerleri ileriye taşıyabileceğini gösterdi. Ancak bu olgunluk sürekli olarak sınanmaktadır; zira dünyada hala soykırım suçlarının tam olarak önlenmesini ve suçluların adalete teslim edilmesini engelleyen siyasi, ekonomik ve ideolojik çıkarlar varlığını sürdürmektedir.
Fotoğrafta: Birleşmiş Milletler Genel Kurul salonu, Palais de Chaillot, Paris, Aralık 1948:
https://www.annefrank.org/en/timeline/123/the-united-nations-adopts-the-genocide-convention/.